ağlar iken gelen kütüğü görüp bir anda kafasını eğdiği için ona çok sinirlenmiştim. ağlayarak beni kendine çekmeye, vicdanımı harekete geçirmeye çalışarak aramızı düzeltmeye çalıştığını zannetmiştim. o gelmeden önce duvara fırlattığım, geçen sene paris'in champs elysees caddesi üzerinde çektirdiğimiz o harikulade fotografı yerden kaldırmak ile meşgulmüş, meğer ona attığım kütüğün ruhunu bile duymamış. ahh ne kadar da aptalım.
ne kadar da güzel bir tatildi. kaldığımız o küçük motel, nevi şahsımıza münasır okuma biçimimizle birbirimize okuduğumuz ve anlamını bilmediğimiz o tuhaf fransızca şiirler, yatağımızın iki ucunda duran o güzel abajurlar, duvarda asılı duran nü. peki ya akşam yemeklerini yediğimiz o güzel kafeler? hani sen yemeklerini hiç beğnememiştin. suratını ekşitip, "ıyy bu ne be, peynirli doritos bile daha az ayak kokuyor" demiştin. sonra beraberce kahkahalar atmıştık. garson bize gelip "le chatelier prensibi"ni bilip bilmediğimizi sormuştu. "ne alaka lan kimya?" diye iç geçirmiştim. meğer adam bambaşka bir şey demişti. senin fransızca bilgin benimkinden iyidi. "eah siquerler" deyip mc donald's'a gitmiştik. güzel günler idi.
peki niye şimdi böyle olmuştuk? sen o fotografı yerden kaldırırken, ben senin kafana neden kütük fırlatmıştım? neydi beni bu kadar sinirlendiren, seni bana bu kadar düşman eden? şu an gerçekten başım çok ağrıyor. sanırım anılar sokuyor, hem de çok güzel anılar...
(devam edeceque)