(2010'un onuncu yazısı'ndan devam)
başımın ağrısı konuşmamı bile etkiliyordu. doğru düzgün cümleler kurmaya ne kadar gayret etsem de "sıs lan göt karı, zırlama sıçarım bacağına" gibi ele avuca gelmez, kalitesiz sözler sarfetmekle kalmıyor, yıllar boyunca beraber yaşadığım kadına hakaret ediyordum. portakal soyup beraber yiyip, kabuklarını dişlerimize takarak birbirimizi güldürebilecek kadar samimiydik zamanında. ama şimdi... resmen karşımdaki kadını tanıyamıyordum. bir kedi gibi bana bakıyor, neredeyse mırlıyordu. utanmasa koltuğa tırnaklarını geçirip baştan aşağı sökecekti.
yanıma sokulmaya başladı. "pissst, hıssst" gibi şakayla karışık kovaladım onu ve kendime bir tek viski koyup şöminenin karşısında her zaman oturmaktan büyük keyif aldığım deri koltuğa oturdum. "ne oldu kızım bize?" diye sordum.
şöyle ufak bir bakış attı oturduğu yerden. gözleri dolar gibi oldu. şömine ateşinden gelen ışık gözlerindeki yaşları ele vermişti. bundan ufak da olsa bir mutluluk duyuyordum. bir kadını ağlatabilmek. ahh insanın içini kabartan, götünü kaldıran daha büyük bir şey olabilir mi? size değer veren birini ağlatmak, onu üzmek, kahretmek. yaşadığınızı dalağınızın damarlarına kadar hissedebilirsiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder